Kapitalizm’in ahlaki konumu

Brothel Comics

Kapitalizm’in kar amaçlı gölgesi kadınlar üzerinde aleni olarak genelevler yoluyla ortaya çıkıyor. Kapitalizm, kadınlardan da kar etme’nin yolunu bu şekilde bulmuş ve meşruiyetini de “Genelevlerin var olmasının toplumsal ahlakın sürmesi gerekliliği” tezine dayandırmıştır(!)

Bu konuda bakış açısı farklılığı erkeklerden çok toplum içinde yaşayan kadınları öncelikle ayrıştırmış. Kadınlardan da genelevlerin varlığı konusunda taraf bulmuş. Kadınların bir kısmı ” Ggenelevler olmazsa cinsel tehlike altında olacağız ” düşüncesine inanır olmuş, bireysel cinsel güvenliklerinin başka hemcinslerinin sex işçiliği yapmasıyla sağlanacaklarına neredeyse emin kılınmışlar. Bireysel özgürlük vaat eden Kapitalizm’in kardeşi Liberalizm’in bunu zaten sağla(yama)makla yükümlü olduklarını unutmuşlar.

brothel's girl

Varsayılan olarak kabul edilen bu düşünce ile kadınların bir kısmı malesef  bu yönde toplumumuzda taraftır. Sömürülen ve üstünden  kar edilen yine kadındır, sex işçisi kadınların, hemcinslerinin tamamından bu sömürüye karşı savaşta destek bulamamaları da düşündürücü.

Slavery Comics

Esasen burada şimdilik sadece tespit yapıyoruz, bu tespitin nedenini sorgulama başka bir yazımızın konusu olsa da bu irrite eden düşüncenin altyapısında toplumca dayatılan “Ahlak anlayışı” ya da doğru ifadesiyle “İki yüzlü ahlak anlayışı”, toplumun diğer bireyinden kişinin kendisini ayrıştırarak ve hatta diğerini ötekileştirerek farklılaşması yatıyor.

New generation brothel

En nihayetinde Kapitalizm ahlaksızca para kazanmaya, kar etmeye, devlet genelev’den vergi almaya, bu utanç da yaşanmaya devam ediyor.

“Kültür” ve “Sanat” ın sınıf atlaması

Shakespeare in Love

İngilizce de “Culture” kelimesi hem “`Kültür`” hem de “`Tarım`” anlamına gelir. Bu benzerlik öylesine değildir zira insanlık tarihinde kültürel değişim “Tarım Devrimi” ile başlamıştır. “Tarım” ve “Kültür” kelimeleri bu yüzden aynı aynı kelime ile karşılanır.

Emekçi sınıf , “Tarım Devrimi” ile bir Kültürel devrimi de yaşamıştır.

“Kültür” ve “Sanat” kavramları yaşanan Devrim’in gücüyle geçmişte emekçi sınıflar için çok önemli bi yerdeydi. Tiyatro izleyen emekçi sınıflar aşağılanırken soyluların izlemesi ve ilgilenmesi abes karşılanırdı. Shakespeare in Love filminde, bu konu da işlenir,” Tiyatro yapan ve izleyen halk ile Tiyatro’dan geri duran soylular ve soylularında içinde Tiyatro aşkı olan,  tanınmamak için kılık değiştiren bir soylu”. Şimdilerde ise burjuva sınıfı ile anılan şeyler arasında Sermaye’den sonra gelen anahtar kelime “Kültür ve sanat” .

Günümüzde Tiyatro’da “Kral Lear”  izleyenlerin burjuva olarak görüldüğü gerçeğini gözönüne alırsak geçmişte Tiyatro’yu yaşatmak için uğraşan emekçi sınıf’ın Kültür ve Sanat’a yeterince sahip çıkamadığını düşünebiliriz. Aslında burada, Kültür ve Sanat genelinde ahkam keserken neden sadece Tiyatro çerçevesinde dolaştığımı merak edebilirsiniz. Bunun nedeni burjuva sınıfı ve emekçi sınıfın hala ortak izleyebildiği bir sanat dalı olmasıdır.

Kültür ve  Sanat’ın sınıf atlamasına karşı değişmeyen tek şey var bu da Kültür ve Sanat ile ilgilenenlerin aşağılanması, geçmişte burjuva, emekçi sınıfı Kültür ve Sanat ilgisi nedeniyle aşağılarken günümüzde ise emekçi sınıf “burjuva” sınıfını Kültür ve Sanat’a olan ilgisi sebebiyle aşağılamaktadır.

Bursa sempatisi

Bursaİnsanın yaşamadığı bir Kent hakkında yorum yapması hakikaten zordur, bunu çok zaman hiç görmediğimiz hatta belkide hayatımız boyunca asla “görmek istediğimiz yerler” listemizde yerini alamayacak Ülkeler için yaptığımız yorumlarda sıklıkla aşağılamak için kullanırız. Sık kullandığımız Ülke isimlerinden birisi de Uganda’dır, Ülkemizde beğenmediğimiz bir kurumsal ya da toplumsal faliyet söz konusu olduğunda “Bu Uganda’da bile yoktur” der geçeriz.

Ülkemiz içinde yer alan Kentler konusunda bu bakış penceresinde biraz daha temkinliyiz, benimde gitmediğim bazı iller konusunda malesef ki ön yargılarım var ama bir de ismini duyduğumuzda nedenini bilmediğim sempati beslediğim Kentler var, bunlardan birisi de Bursa.

Bursa’ya annemin anlattığına göre ben küçükken çok uğramışız… Pek bir şey hatırladığımı söyleyemem. Yakın zaman diliminde (Son 3 sene) iki kez Bursa’ya gittim, birisi günübirlik birisi de 2 günlüğüne idi.

Günübirlik gittiğimde, Yüksek Lisans başvurusu için oradan oraya koşturmaktan gezmeye hiç vaktim olmadı. Diğer gidişimde ise Bursa bendeki sempatisini kaybetmedi ama sanırım yanlış yerlere götürüldüm.

Bursa

Zeki Müren’in mezarını ziyaret etmek ile başlanan turun devamını yazmayacağım. Bursa ve bir turist için  elbette önemli yerler ama eğer siz de sınırlı bir vakitte ve ilk kez Bursa’yı gezecekseniz ve daha çok sergi, müze gezmeyi seven, balık ve şarap seven biriyseniz ya da vazgeçtim Bursa’ya sınırlı bir ziyaret için gidecekseniz ve yazdıklarımı okuduktan sonra sizi gezdirmeyi planlayan arkadaşanıza olan sonsuz güveninizde azalma olduysa…

Hamide Erdem‘in “Bursa’da Hayat” isimli Blogunu incelemeden gitmeyin. Hatta yakın zamanda Bursa’ya gitmeyecekseniz ve Bursa için sebepsiz de olsa önyargınız varsa yine burayı ziyaret edin, mutlaka Bursa’yı görmek isteyeceksiniz.

“Hint fakiri” hala “Hint fakiri”

Slumdog Millionaire

Slumdog Millionaire’i izledim, izlediğimden beri de gözlem yapıyorum özellikle basılı yayınları ve dergileri hep aynı övgü ya da eleştirilere kilitlenip kalmış metinler vardı, ta ki Büşra Akdoğan’ın Batının sefaletle imtihanı başlıklı yazısını okuyana kadar.

Yazının sorguladığı konu aslında benim filmle ilgili yazacaklarıma güzel bir zemin ve “Filmin Oscar almasını neden istemedim?” soruma yanıt veriyor.

İstemememe rağmen tahminim kazanacağı yönündeydi ve öyle de oldu. Film’in Oscar ile ödüllendirilmesinin ve insanların filmin etkisinde kalmasının temel nedeni, dünyadaki yoksul insanları sadece tespit eden ama onlar için bir şey yapmayan insanların, sürekli tespitini yaptığı yoksul hayatlardan birisinin başarı hikayesiyle sonuçlandığını görmesi ve içsel olarak bir şey yapmış gibi hissederek kendisini rahatlatması.

Bu filmi fizleyen herkes yoksul insanlar için bir şey yapmış gibi içsel bir huzur buluyor. Verilen Oscar’ı da bunun devamı olarak görüyorum.

Slumdog Millionaire

Ama malesef büyü bozuldu… Filmde oynayan o yoksul insanların filmden kazançları meğer sadece 30.000 $’lık daireymiş. The Guardian gazetesinin bu haberini okuduktan sonrası “rahatlayan o ruh” için tam bir hayak kırıklığı. Bu hayatı değişmiş gibi sandığımız ve bizi sosyal sorumluluğumuz yerine getirmişcesine huzura erdiren bu insanların yoksulluklarının hikayesiyle, yönetmene, senariste, oyunculara, sinema salonu sahiplerine milyonlarca $ kazandırması  ve kendi hayatlarının aynen devam ediyor olduğu gerçeği… Yine bilinen son bütün olarak olmasa da kırıntılı olarak bizimle.

Slumdog Millionaire

Yoksul daha da yoksul zengin daha da zengin olmaya devam ediyor, biz de yoksul insanların hayatlarını sadece konuşmaya devam ediyoruz.

Hayallerden sıfır almak

Hayaller

Bir kompozisyon yazmamız istenir bazen hayallerimizle ilgili… Hayaldir ya sınır koymayız bir olandan bir tane daha ekleriz hayallerimize. Uçsuz bucaksız mekanlara sınır koymaksızın yaşadığımız yerleri çizeriz hayalimizde, hiç tükenmeyen bir akarettir bize yön veren hayallerimizde yüzerken… Tüm bu hayallerden notlarımız açıklanırken uyandırılırız agresif bir ses tarafından ” Bu ne oğlum!  Böyle hayal olmaz, gerçekçi değil bir kere sana sıfır verdim” cümleleriyle oysa onlar zaten hayaldir ve hayaller gerçekçi olma şartıyla gebe kalmazlar beynimizden .

Bir şey diyemeyiz, öğretmenin “Daha düzgün bir şey yazarsan notun yükselir” restini görmek bile gelmez içinizden ve hayallerinizin yetişmediği bir bahçede hissederiz kendimizi.

Hayallerimizdir bizde yetişen ama önce bizi yetiştiren ve onları gerçek kılacak gücü veren. Küçük insanlardır hayalleri olmayan ve hayalleri olanları kendi bahçesine çekmek isteyenler.

Sevgi yi güncellemek…

Sevgiyi güncellemek Geçen sene sevgililer günü olmuş da ben ne demişim, büyükçe konuşmuşum yine ve “Saint Valentine’s day:Sevdiğini söylediğin gün” diye başlık attığım bir yazı yazmışım… Aradan bir sene geçmiş onu yazalı, geçmiş de yeniden gelmiş sevgililer günü ! Önce o yazıyı okusun bu yazıyı kaale alacaklar, sonra da unutsun şu dediklerimi ;

“Sevdiğini söyleyenlerin günüdür sevgililer günü, aslında söylendiği gündür sevgililer günü, tarihi ne olursa olsun”

Sevgililer günü sevdiğini söylediğin gün değildir ! Bu yazıyı kaale alan arkadaşım, hiç de öyle değil o iş. Seviyorum demek aslında sanılanın aksine kolay, sevdiğini sanınca ya da sevildiğini sanınca çok kolay. Sevgiyi söylemek çok kolay, yaşaması zor olan … Geçen sene ifade ettiğim sözlerimi güncelliyorum;

“Sevgisini yaşayanların günüdür sevgililer günü, aslında sevgi’nin yaşandığı gündür sevgililer günü, tarihi ne olursa olsun.”

Senin ne düşündüğünü biliyorum

Düşünce
İnsanların hayatlarında duydukları zaman en fazla tedirgin olacakları cümledir, “Senin ne düşündüğünü biliyorum”. Bir insanın bunu söylemesi çok kolay gibi olsa da kimse kimsenin ne düşündüğünü kestirmeyi hatasız olarak başaramayacağı için havada kalan bir meydan okumadır.

Bu da insanları kurtaran bir şeydir. Böyle bir şeyin mümkün olabilmesi nice huzurlu  hayatı sürdürülemez  kılar ve aslında o an için çok da önemli olmayan ama akıldan geçen fakat karşı taraf için önemli olabilen bir düşünce yığınını açığa çıkarabilirdi.

Yine de bizlerin ne düşündüğünü  tüm bu somut örneklemden başka bir boyutta bilen vardır, buna “vicdan” diyoruz bizler. Kaçamadığımız ve ne düşündüğümüzü istemesek bile açık etmek durumda kaldığımız.  Ne düşündüğümüzü ne gizlediğimizi bilen bu hissi hesap verdiğimiz ölçü de huzurlu olabildiğimiz ise yadsınamaz bir gerçek.

Yaşadığımız ilişkilerin bizlere etkileri

İlişkiler
Etrafımızdaki kişilerle aramızda olan her türlü etkileşim, içimizdeki bir takım inançlarımızı dışa vurmamızı sağlar. Ayrıca kurduğumuz her ilişkiden bir şeyler öğrenme şansımız vardır. Örneğin kendimizi yetersiz ve önemsiz hissediyorsak o zaman karşımızdakilerin sergilediği herhangi bir soğuk ya da eleştirel tavrı kendi üzerimize alma eğiliminde oluruz. Böyle bir durumla karşılaştığımızda kendimizi yalnız ve reddedilmiş hisseder ve karşımızdakine öfkeyle tepki veririz.

Bize acı veren duygularımız ve olaylar karşısında sergilediğimiz aşırı tepkiler kendimiz ve çevremize çizdiğimiz sınırlar hakkında bizim bile henüz bilmediğimiz birçok şey keşfetmemize, başka bir deyişle kendimizi daha iyi anlamamıza yardımcı olabilir.

Eğer siz kendinizin sevecen ve ilgili biri olduğuna inanıyorsanız o zaman kendinizi nasıl göründüğünüzü ya da hareketlerinizi baz alarak değil, “kim olduğunuzu” ön plana çıkartarak tanımlarsınız. Böylece de karşınızdaki kişinin sergilediği soğuk ya da eleştirel tavrı üzerinize alma huyundan da vazgeçersiniz. Ona anlayışlı bir tavırla yaklaşır ya da o kişinin tavrına kırılmadan kendinizi olayın dışına atarsınız.

Yaşadığımız bütün ilişkiler ve bu ilişkiler içinde verdiğimiz tepkiler kişiliğimizin ve ruhsal dünyamızın gelişmesine yardımcı olur.

Erkeklerin “Hayır” demeyi bilmemesi

Don't

Sevgili yada arkadaş ilişkilerinde erkeklerin “hayır” demeyi bilmemesini sözlükçülerden tespit eden var mıdır diye bakmadan( yazarken etkilenmeyeyim  ) tespit edeyim dedim.

Özellikle sevgili ilişkilerinde yada arkadaş ilişkilerinde gözlemliyorum. Herhangi bir vasfı ile ön plana çıkamayacak (fiziksel özelliklerden bağımsız) ortalama bir kadın, hayatında mutlaka  en az 827832173. kez ” Hayır !” kelimesi kullanmışken erkeklerin bu “Evet” deme açlığını anlamak da güçlük çekiyorum.

“Hayır” kelimesi çok zaman yerinde kullanıldığında insanı var kılabilecekken herşeye “Evet” demek ise ” yok ” kılıyor.

Konumuzu daha da somutlaştırmak adına daha önce Ntv’de yayınlanmış bir belgeselden alıntı yapmam gerekiyor. Belgesel’de erkeklerin bulunduğunu kampüse bir kadın gönderiliyor ve kendisinden orada bulunan erkeklere cinsel ilişkiye girme isteğini dile getirmesi isteniyor. Kadın da bütün erkeklere teklifini sunuyor bir tanesi hariç hepsi “Evet” diyor. Diğer ayrı duran kişi ise Final sınavının olduğunu ve yarına ertelerse teklifini kabul edebileceğini söylüyor. Kısacası bütün erkekler katışıksız kendileriyle cinsel ilişkiye girmek isteyen kadına “Evet” diyor.

Tam tersini uyguladıklarında ve kızların bulunduğu kampüse erkek gönderdiklerinde kızların tamamı “Hayır” diyor ki mantıklısını yapıyorlar.

Yanlız bir fark vardı. Erkeklere giden kız ortalama bir kız olmasına rağmen kız öğrencilere teklif sunan erkek oldukça yakışıklıydı ki sanırım kızlardan bir ikisinin buna kanacağı ihtimaline inandılar testi uygulayanlar ama yanıldılar ve bütün kızlar “Hayır” dedi.

Yine gerçek hayatta da testten gayrı olarak örneğin, sevgilisi olan bir kadına bir adam beraberlik telif ettiğinde büyük çoğunlukla kadınlardan aşırı tepki alabilirken aksi durumda yani sevgilisi olan erkeğe başka bir kadın beraberlik teklif ettiğinde  “Hayır” demeyi bilmeyen erkek ortaya çıkar ve kibar olmaya çalışır, bu da elde bir dursun nolur n”olmaz diye gibi bir sanal kriter gözeteterek.

Bakıyorum da sevgilimiz nasıl olsun diye bir konu olsa, “çamurdan olsun bizim olsun” mantığı da ön planda.  Kadınlardan birisine sorsak, yine herhangi bir vasfı ile ön plana çıkamayacak (fiziksel özelliklerden bağımsız) ortalama bir kadının iki, üç tane kuralı ya da isteği vardır, çoğu da asla erkeklerden duyamayacağımız kurallar ya da istekler ki mesela elleri güzel olsun, temiz olsun, gözleri renkli olsun, kısa saçlı olsun gibi. Hatta bazı kadınlar vardır ki kesin kural koyar der ki; “kesinlikle sevgilim uzun saçlı olamaz, kesinlikle istemem.”

Bu kuralların en ufağını bile  erkeklerde göremiyoruz, çamurdan olsun mantığı yine devrede malesef.

“Hayır” demeyi bilmeyen erkek  ruhunu yoruyor. Toplumumuz da bazı konulardaki açlığın sebebini de aslında “Hayır” demeyi bilmemeye bağlıyorum ki her şeye cevabı “evet” olan, her zaman açtır.

“Hayır” demeyi bilmek ego tatmini değil her şeye ve herkese “Evet” diyenlerin bulunduğu ezik noktanın üzerinde zıplamaktır.